Bu ülkede artık bazı şeyleri açık açık konuşmanın zamanı gelmedi mi?
Her olaydan sonra aynı ezber cümleler…
“Provokasyona gelmeyin.”
“Sağduyulu olun.”
“Toplumu germeyelim.”
İyi de kim geriyor bu toplumu?
Kim sürekli insanların kutsallarına dokunuyor?
Kim Türkiye’nin sinir uçlarıyla bilinçli şekilde oynuyor?
Kim her kritik dönemde toplumu birbirine şüpheyle bakar hale getirmeye çalışıyor?
Bakın…
Memleket ekonomik darboğazın içinde.
İnsanlar geçim derdiyle boğuşuyor.
Gençler umutsuz.
Sokakta herkes gergin.
Siyaset zaten diken üstünde.
Tam da böyle dönemlerde ne oluyor?
Bir anda inanç merkezleri hedef haline geliyor.
Önce Düzgün Baba…
Sonra Elif Ana…
Şimdi kimse kusura bakmasın ama buna hâlâ “basit vandalizm” diyen varsa ya bu ülkenin geçmişini bilmiyordur ya da bilerek göz kapatıyordur.
Çünkü bu toplum mezhep kaşımanın ne demek olduğunu çok iyi bilir.
Bu ülke geçmişte bunun bedelini ağır ödedi.
Maraş’ta ödedi.
Çorum’da ödedi.
Sivas’ta ödedi.
Gazi’de ödedi.
İnsanlar yıllarca birbirinin acısını taşıdı.
Birilerinin kirli hesapları uğruna komşular birbirine düşürüldü.
Korku yayıldı.
Şüphe yayıldı.
Öfke yayıldı.
Ve bugün hâlâ aynı senaryonun kokusu geliyor.
Çünkü dikkat edin…
Ne zaman toplum gerçek sorunları konuşmaya başlasa…
Ne zaman ekonomi, hukuk, adalet, yoksulluk gündem olsa…
Bir anda bir kutsal hedef alınıyor.
Bir türbe…
Bir cemevi…
Bir ibadethane…
Bir manevi değer…
Sonra ne oluyor?
Toplum yine birbirine dönüyor.
Sosyal medya karışıyor.
Kimlik tartışmaları başlıyor.
İnsanlar birbirine “sen-biz” diliyle yaklaşmaya başlıyor.
Tam da istenen tablo bu zaten.
Çünkü bu ülkenin gerçek düşmanı farklılıklar değil…
O farklılıkları çatışma sebebine çevirmeye çalışan karanlık akıldır.
Bakın çok net söylüyorum:
Bu saldırılar sadece taş kırmak değildir.
Bu saldırılar sadece birkaç kendini bilmezin işi değildir.
Bu işin içinde çok daha tehlikeli bir zihniyet vardır.
Çünkü bir toplumun kutsalına saldırmak demek, onun hafızasına saldırmak demektir.
İnsanların maneviyatını hedef almak demek, toplumsal barışı dinamitlemek demektir.
Ve en tehlikelisi de şu:
Bu tarz saldırıları yapanlar çoğu zaman yalnız hareket etmez.
Onlar kaosu sever.
Gerilimi sever.
Toplumun sinir uçlarıyla oynamayı sever.
Çünkü biliyorlar ki insanlar birbirine düşerse, gerçek sorunlar görünmez hale gelir.
Herkes birbirinin kimliğini konuşur ama kimse yoksulluğu konuşmaz.
Herkes birbirinin inancına bakar ama kimse adaleti konuşmaz.
Herkes öfkeye kilitlenir ama kimse sistemi sorgulamaz.
İşte tam da bu yüzden bu saldırılar küçümsenemez.
Düzgün Baba’ya uzanan el sıradan değildir.
Elif Ana’ya yapılan saygısızlık sıradan değildir.
Bunlar doğrudan toplumun sinir uçlarını hedef alan eylemlerdir.
Ve artık insanlar şunu görmek zorunda:
Türkiye’nin huzurundan rahatsız olan bir akıl var.
İnsanların birlikte yaşamasından rahatsız olan bir akıl var.
Aleviyle Sünni’nin yan yana durmasından rahatsız olan bir akıl var.
İnsanların birbirinin cenazesine gitmesinden, aynı sofraya oturmasından, aynı acıya ağlamasından rahatsız olan bir akıl var.
Çünkü ayrışma onlar için ekmektir.
Kaos onlar için fırsattır.
Gerilim onların yaşam alanıdır.
Ama bu toplum artık eski toplum değil.
İnsanlar artık oynanan oyunu görüyor.
Kimin gerçekten inanç savunduğunu, kimin inanç üzerinden provokasyon yaptığını ayırt edebiliyor.
Ve kimse unutmasın:
Bir ülkeye yapılabilecek en büyük saldırı bazen silahla olmaz.
Bazen bir türbenin taşına uzanan kirli bir elle başlar.
Çünkü amaç sadece taş kırmak değildir.
Amaç insanların birbirine olan güvenini kırmaktır.
Ama bu toprakların hafızası güçlüdür.
Bu halk çok acı gördü ama hâlâ aynı gökyüzünün altında birlikte yaşamayı biliyor.
İşte karanlık aklın asıl hazmedemediği şey de budur.